Feeds:
Posts
Comments

Bildiğiniz üzere yurt dışında yaşayan veya öğrenimine devam etmekte olan ciddi sayıda Türk araştırmacı (yüksek lisans ve doktora öğrencileri, doktora sonrası araştırma görevlileri, öğretim üyeleri vb.) bulunuyor. Bu yazı ile başlayacağım “röportaj dizisi” çerçevesinde bu araştırmacılardan bazılarıyla sizler için yaptığım röportajları paylaşacağım.

Bu röportaj dizisini yapmamın iki nedeni var: İlki röportaj ricamı kırmayıp vakit ayıran araştırmacıların çalışmalarını daha geniş bir kitleye ulaştırmalarına vesile olabilmek. İkinci nedeni ise alakalı konularda çalışan veya ilgili araştırmacıların bu çalışmalardan ve bu araştırmacıların önümüzdeki dönemdeki projelerinden haberdar olabilecekleri bir platform oluşturabilmek. Son olarak, bu tarz röportajların birçok lisans öğrencisi ve hatta lise öğrencisi için de yol gösterici ve kimi zaman ilham verici olabileceğini düşünüyorum.

Çağrı’nın Drosophila hâli

Röportaj dizimizin ilk konuğu Çağrı Yalgın. Çağrı, Japonya’nın en önemli araştırma enstitülerinden biri olan RIKEN’de çalışıyor. (Animeseverleri de düşünerek RIKEN’in açılımını da eklemeden geçmeyelim: Rikagaku Kenkyusho) Fizik, biyoloji, kimya, tıp bilimleri ve bilgisayar bilimleri gibi birçok farklı alanda araştırmanın yürütüldüğü RIKEN’de Çağrı nörobilim alanındaki lider enstitülerden biri olan RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü’nde (RIKEN Brain Science Institute) araştırmalarını yürütüyor.

Yaşamın Kıyısında (YK); Çağrı Yalgın (ÇY)

YK: Çağrı, öncelikle röportaj ricamı kırmadığın ve vakit ayırdığın için çok teşekkür ederim.

ÇY: Bu fırsat için ben teşekkür ederim.

Lise ve üniversite yılları

YK: Japonya macerasına geleceğiz ama istersen önce lise yıllarına dönelim. Lise yıllarında ileride ne yapacağına, ne ile uğraşmak istediğine aşağı yukarı karar vermiş miydin, yoksa klasik son dakikada tercihini yapanlardan mıydın?

ÇY: İzmir’de Bornova Anadolu Lisesi’nde (BAL) okudum ve bu açıdan çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Yalnızca ileride doğrudan doğruya işime yarayacak matematik ve bilim konularında değil, genel kültür oluşturacak alanlarda da iyi eğitim verildiğini düşünüyorum BAL’da.

Ben liseye girerken hekim olmaya karar vermiştim. O yüzden de matematik-fen ağırlıklı dersleri tercih ettim. Üniversite sınavında da tıp fakültelerinden başka tercihim yoktu. Sonunda Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandım.

YK: Ve Marmara Üniversitesi’nde tıp eğitimine başladın. Tıp fakültesinde okuyan herkes gibi senin de oldukça idealist bir şekilde okula başladığını tahmin edebiliyorum. Bu eğitim süresince senin tıp alanına ve Türkiye’deki sağlık hizmetlerine bakış açında bir değişiklik oldu mu?

ÇY: Tabii, çünkü lisede sınırlı miktarda biyoloji öğreniyoruz ama tıp çok farklı bir şey. İnsan vücudunun temel çalışma düzeneklerinden bunların nasıl bozulup hastalık oluşturduğuna, oradan tedavi yöntemlerine, hasta ile ilişkilere ve nihayet ülke çapındaki sağlık sistemine kadar çok geniş bir bilgi haznesiyle karşılaşınca insanın yeni fikirler edinmemesi mümkün değil. Ki tıp fakültesinin altı yıllık süresi içinde bunların her birini yalnızca yüzeysel olarak öğreniyoruz. Yetkinleşmek için hakikaten bir sahaya yıllar boyu odaklanmak gerekiyor.

Benim açımdan en etkileyici şeylerden biri şu oldu: İlk başta fazlasıyla ayrıntıymış gibi görünen bilgiler, özellikle moleküler düzeyde olanlar, daha sonra hastalıkların oluşması ve tedavisiyle ilgili olarak karşıma birer birer çıktılar. Gerçekten de biyolojik mekanizmayı teferruatıyla bilmek, özellikle her hasta özelinde tedavi kararı verirken çok önem taşıyor. Ancak benim bu konudaki merakım daha sonraları biraz daha ileri gitti ve bu konularda araştırma yapmayı seçtim.

YK: Bu noktada, almış olduğun tıp eğitimi ile ilgili bir soru sormak istiyorum sana. Yurt dışında özellikle biyobilimlerle uğraşan araştırmacıların geçmişlerine baktığımda – elbette çalışılan alana bağlı olmakla birlikte– kayda değer bir bölümünün tıp fakültelerinden mezun olduklarını görüyorum. Moleküler biyoloji, genetik mühendisliği ya da biyoloji gibi alanlardan mezunlar ile karşılaştırıldığında tıp mezunlarının araştırma pozisyonlarına başvuru sürecinde daha avantajlı olduklarını söyleyebilmek mümkün mü? Sen bu karşılaştırma hakkında ne düşünüyorsun?

ÇY: Bu durumu, gittiğim ülkelerde çalışan, özellikle az gelişmiş ve “gelişmekte” olan ülke vatandaşı öğrencilerde ve bilim adamlarında ben de gözledim. Benim izlenimim bu öğrencilerin, liseden mezun olurken geçimlerini sağlayabilmek için tıp fakültesini seçtikleri yönünde. Bizim ülkemizde de lise mezunlarının tercihi biyolojiden, fizikten ziyade tıp ve mühendisliktir, çünkü önce geçimini garantiye alıyorsun, sonra istersen yine araştırmayı seçebilirsin. Gelişmiş ülkelerden gelenlerin bu tür sıkıntıları olduğunu düşünmüyorum, en azından şimdilik.

Özgeçmişinde tıp eğitiminin olması, insan üzerinde yapılan, özellikle hastalıklarla ilgili araştırmalarda bir avantaj olabilir, ama kalıtımın moleküler mekanizmalarına dair çalışmalar yapmaya iyi bir zemin teşkil etmeyebilir. Kişiye ve duruma bağlı bir durum bence.

YK: Tıp fakültesini bitirdiğin zaman senin için alternatifler nelerdi? Sen bu alternatiflerden hangisini, neden tercih ettin?

ÇY: Öncelikle tıp fakültesi içindeyken benim bir arayışım vardı, hakikaten ilgilendiğim, severek çalışacağım bir dalı seçmek istiyordum. Üçüncü sınıftan itibaren de daha çok sinir sistemiyle ilgilenmeye başlamıştım. Bu esnada nöroloji ve beyin cerrahisi hocaları da yakınlık ve yol gösterdiler, yaz aylarında ve seçmeli stajlarda kliniklerinde çalışarak ilgimi devam ettirdim. Tıp fakültesinin son yılında da klinik öncesi araştırma tecrübesi kazanmak için Hollanda Sinirbilim Enstitüsü’ne altı aylığına gittim. Gittiğimde moleküler çalışmalarla ilgili yalnızca kuramsal bilgilerim vardı. Araştırma ortamına ve laboratuvar pratiğine dair ilk bilgi ve tecrübelerimi buradaki danışmanlarımın sabrına borçluyum.

Araştırmaya ilk adım

YK: Bildiğim kadarıyla Japonya’ya gitmeden Finlandiya’da bir Epilepsi Araştırma Grubu’nda araştırma deneyimin olmuş. Bu deneyimden bahsedebilir misiniz bize lütfen?

ÇY: Aslında orada doktoraya başladım, ancak benim çalıştığım laboratuvar özelinde öğrencilere yol gösterecek bir sistem yoktu. Bu esnada çok da iyi bir burs kazanmıştım ama iki yıldan fazla kendi kendime yaptığım deneyler netice vermeyince başka bir yol aramaya karar verdim.

Bunun dışında Finlandiya’nın araştırma açısından iyi bir ülke olduğunu söyleyebilirim. Düşük nüfuslu bir ülke olduklarından biyoteknoloji ve nanoteknoloji gibi alanlarda uzmanlaşıyor ve nitelikli çalışmalar yapıyorlar. Çalışma ortamı ve günlük yaşantı da tatmin edici, soğuğa aldırmazsanız.

Japonya macerası

YK: Peki Japonya’ya gitmeye ne zaman karar verdin?

ÇY: RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü’ne daha önce misafir araştırmacı olarak kısa süreliğine gelmiştim. Kendime yeni bir doktora fırsatı aradığımda buradaki hocam kendi laboratuvarına yeniden gelerek çalışmamı, aynı zamanda da Saitama Üniversitesi’nde doktora öğrencisi olmamı önerdi. Buradaki bilimsel çalışmaların niteliğini de göz önünde bulundurarak bu öneriyi kabul ettim.

RIKEN’in Vako-şi yerleşkesinden

YK: RIKEN BSI’da Moore Araştırma Grubu’nda çalışıyorsun. Bu gruptan bize biraz bahsedebilir misin?

ÇY: Laboratuvarımızda gayet uluslararası bir ortam var. Çalışma dilimiz İngilizce. İngiliz “sensei”mizin (yani hocamızın) yanı sıra dünyanın dört bir yanından araştırmacılar var. Şans eseri bunların hepsi de çok kolay anlaşılır insanlar.

Temel araştırma konumuz sinir hücrelerinin (nöronların) gelişimi. Nöronların akson ve dendrit denen uzantıları var ve bu uzantıların ne zaman, nasıl oluştuğu, nereye yöneldiği, hücrenin bunları nereye uzatacağını nasıl belirlediği gibi sorular şu anda en yoğun araştırma konularından biri.

YK: Bu araştırma ekibin rutin bir gününü bizlere anlatabilir misin lütfen?

ÇY: Herkesin deneyleri birbirinden farklı olduğu için herkesin zamanı birbirine uymuyor. Herkesin kendi deneylerine ve özel yaşantısına uydurduğu bir çalışma günü var. Genelde öğle yemeklerini birlikte yiyoruz diyebilirim ama her zaman öyle de olmuyor.

Bunun dışında haftalık veri toplantılarımız var, herkes o hafta elde ettiği verileri kısaca gösteriyor ve tartışmaya açıyor. Deneylerdeki sorunlardan da bahsediyoruz, bu şekilde bu sorunlara yönelik çözüm önerileri tartışılıyor. Ben bu toplantıları gayet verimli buluyorum.

Bunun yanı sıra gün içinde iki-üç kişinin tahta başında ya da aşağıdaki kafede veri tartıştıkları ya da düpedüz dedikodu yaptıkları da oluyor.

Çağrı’nın araştırma konusu

YK: Röportajın en önemli bölümüne geldik: senin araştırma konun. Rica etsem araştırma konunu özetleyebilir misin?

ÇY: Benim ilgi alanım, nöronların dendritlerinin oluşumu, özellikle daha karmaşık ve basit yapılı dendritlerin oluşumundaki altyapısal farklar. Bunun için sirke sineğinin (Drosophila melanogaster) kurtçuklarındaki çevresel sinir sistemi nöronlarını bir model olarak kullanıyorum çünkü parlayan proteinler sayesinde dendritleriyle kolayca görüntülenebiliyorlar.

Biraz açayım: Sinir sistemini, bilgisayar devrelerine benzetebiliriz, devreleri oluşturan iletken kablolar da sinir hücrelerinin uzantılarıdır. Her sinir hücresinin kendine özel uzantıları ve şekli var. Peki ama bu şekli nasıl buluyor, sinir sisteminin hangi hücresinin hangisiyle bağlanacağı nasıl belirleniyor?

Sinir sistemi gelişiminin ilerledikçe birçok etmen işin içine giriyorsa da bu sürecin ilk basamakları büyük oranda genlerin denetimi altında. İşte bizim ilgi alanımız bu genlerin hangi genler olduğu ve hücreyi nasıl etkiledikleri.

 

Sinek kurtçuğunun derisini örten sinir hücrelerinden birinin canlı olarak elde edilmiş görüntüsü.

Metinde bahsettiğim gibi bu görüntüyü, hücrenin zarına kalıtımsal yoldan yerleştirdiğimiz yeşil parıldayan proteinin lazer altındaki ışımasının kaydı yoluyla elde ettik. Bu hücrenin işlevi daha yeni anlaşıldı: Işık almaçları taşıdığından, kurtçuğun üzerine düşen ışığa cevaben uzaklaşmasını sağlıyor (Xiang vd., 2010). Bu büyük hücrenin gelişimi, hâlen yoğun araştırma konusu.

Genlerin işlevini araştırmak için en uygun model organizmalardan biri sirke sineği. Öncelikli avantajımız şu ki belirli genleri değişinime uğratılmış (mutant) bireyleri kolaylıkla üretebiliyoruz. Bu yöntem bize, “bu gen bu canlıda olmadığında bizim baktığımız sinir hücresinin hâli ne olur” sorusunun cevabını veriyor. Bu sonuçtan  o genin işlevine dair çıkarımlar yapıyor ve bunları daha ileri deneylerle sınıyoruz.

O baktığımız sinir hücresini binlerce başka hücre arasından nasıl seçiyoruz? Bu da sirke sineğinin diğer bir avantajı. İlgilendiğimiz hücrelere, yine genetik yollardan “parıldayan (fluoresan)” proteinler ürettirip, lazerli bir mikroskop altında onlara baktığımızda bu proteinler bu hücrelerden parıldıyor. Geri kalan her şey karanlıkta kaldığından bu hücrelerden başka hiçbir şey görmüyoruz.

Bu yöntemleri başka hayvanlarda, meselâ farelerde uygulamak çok daha fazla para, zaman ve emeğe mal oluyor. Bu nedenle birçok gen araştırması öncelikle sirke sineğinde yapılıyor, buradan elde edilen olumlu neticelerle fare, maymun ve insan araştırmalarına geçiliyor.

YK: RIKEN ve özellikle BSI farklı araştırma disiplinlerini bünyesinde barındıran çok zengin bir enstitü. Öncelikle buradaki farklı araştırma gruplarının birbirleriyle ne tür işbirliği içerisinde bulunduklarını sormak istiyorum sana.

ÇY: RIKEN BSI kuruluşundan beri hemen her sinirbilim sahasını bulundurmak iddiasında bulunsa da yeni müdürümüz Prof. Susumu Tonegawa bunu değiştirmek ve belli alanlara odaklanmak istiyor. Ancak bunu yaparken Japonların birbirinden yalıtılmış, kendi kabuğu içinde çalışma geleneğini de değiştirmeye ve onları daha çok işbirliğine açmaya çalışıyor. Bunun için meselâ kafeyi genişletti, ortak seminerleri artırdı, hattâ arada ikramlı toplantılar düzenledi ki araştırmacılar kaynaşsın. Bir de Japonlara bu esnada İngilizce konuşma şartı koydu ki İngilizcelerini geliştirsinler. Japonya’da tüm eğitim Japonca; bunun bir yan etkisi olarak yabancı dilde zayıf kalıyorlar.

Tabii enstitüdeki gruplar arasında işbirliği mevcut. Her yerde olduğu gibi, hipotezlerini farklı yaklaşımlarla desteklemek isteyenler, birbirlerinin tecrübelerinden istifade etmek için işbirliğine gidiyor. Daha önceleri bu değişik fiziksel/kimyasal yöntemlerdi ancak şimdi biyolojik verilerin muazzam büyüklüklere ulaşmasıyla daha iyi veri tahlili yapılabilmesi için bilgisayarların daha yaratıcı şekilde kullanılması da önem kazanmaya başladı. Bu durum yalnızca RIKEN BSI içindekilerle değil, diğer RIKEN enstitüleriyle de işbirlikleri başlatmış hâlde.

YK: Peki senin araştırman özelinde bu gruplarla bir işbirliğin söz konusu mu? Yoksa daha çok enstitü dışından bağlantıların mı var?

ÇY: Benim bir yan proje üzerinde başka bir üniversiteyle bir işbirliğim olduysa da şu anda kendi başıma çalışıyorum. Ancak laboratuvarımızda bahsettiğim türden işbirliğinde bulunan araştırmacılar var.

Nörobilim alanı

YK: Nörobilim alanında senin araştırma konunun haricinde ilgini çeken konular nedir? “Ah bir vaktim ya da teknik donanımım olsaydı da el atsaydım” dediğin araştırma konuları var mı?

ÇY: Belki de sinek üzerinde çalışıyor olduğum için sinir sisteminin evrimi ilgimi çekiyor, özel olarak da bir birim olarak sinir hücresinin evrimi. Bu tür hücrelerin öncülleri nelerdir? Bu soruya ilginç cevaplardan biri, öncelikle mekanoreseptör denen hücrelerin evrildiği, daha sonra sinir hücrelerinin bunlardan türediği yönünde. Bu soruyu hücrelerin iç yapılarını ve gen ifadelerini incelemek ve türler arası mukayese yapmak yoluyla sınamak ilgimi çekebilirdi. Tabii bu esnada birileri yapıyor mu bunu, bilmiyorum.

YK: Çalıştığın veya ilgilendiğin alanlarda düzenli olarak takip ettiğin araştırma grupları ya da araştırmacılar var mı?

ÇY: Genelde sinekte gelişimsel sinirbilim araştırması yapan laboratuvarları izliyorum. Özellikle benim senseimin hocaları Jan ikilisi (Lily Jan ve Yuh Nung Jan) ve onların diğer öğrencilerinin yayınları benim çalışmamla da yakından ilgili olduğundan bunları izliyorum.

YK: Röportajımızın burada sonuna geliyoruz. Vakit ayırdığın için tekrar çok teşekkür ediyorum.

ÇY: Rica ederim, sorularınızı yanıtlamak benim için çok keyifliydi.

Bu yazımızı haftalık dergilerdeki röportaj sonlarında yer alan kısa soru-cevap bölümlerine benzer bir bölüm ile bitiriyoruz. Umarım sizler için okuması keyifli bir yazı olmuştur.

Çağrı’ya sordum…

YK: En sık kullandığın üç yazılım:

ÇY: (1) Mozilla Firefox, (2) Skype, (3) Microsoft Powerpoint

YK: En sık kullandığın üç bilimsel yazılım:

ÇY: (1) ImageJ, (2) Neurolucida, (3) Mendeley

YK: En sık ziyaret ettiğin üç site:

ÇY: (1) Cumhuriyet gazetesi, (2) BBC News, (3) Zaytung

YK: En sık ziyaret ettiğin üç bilimsel site:

ÇY: (1) The Node, (2) Nature,  (3) Biyo RSS

YK: Hangi bilimsel dergileri düzenli olarak takip ediyorsun?

ÇY: Türkiye’den Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Bilim ve Gelecek, ayrıca Nature, Science, Current Biology takip ettiklerimden.

YK: Nörobilim alanında araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitap:

ÇY: Francis Crick’in Şaşırtan Varsayım kitabı temel bir eser, beyinle ilgilenenlere tavsiye ederim.

YK: Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitap:

ÇY: Geçen yıl Ben Goldacre’ın Bad Science kitabını okudum, bilimle ilgilenen herkese tavsiye ederim. Hattâ bilimle ilgilenmeyenlere de tavsiye ederim, çünkü anlatılanların ucu herkese dokunuyor. Dr Ben Goldacre, bu kitapta çıkar gruplarının, şarlatanların veya düpedüz yetersiz araştırmacıların, bilimin saygın konumunu hangi yöntemlerle suistimal ederek halkın sağlığıyla, parasıyla ve düşüncesiyle oynadığını çok güzel bir şekilde anlatmış. Umarım Türkçeye tercüme edilir.

Çağrı ile nasıl iletişime geçebilirim?

  • Güncesine göz gezdirebilirsiniz: bilimguncesi.org
  • E-posta ile iletişime geçebilirsiniz: yalgin@gmail.com
Advertisements

Yaşamın kimyasal kökenleri

The Royal Society 21-22 Şubat 2011 tarihlerinde “Yaşamın Kimyasal Kökenleri ve Erken Evrim” (The Chemical Origins of Life and Its Early Evolution) başlıklı bir etkinlik düzenliyor. Bu etkinlik kapsamında, fizik, biyoloji, kimya gibi farklı disiplinlerden uzman araştırmacılar yaşamın kökenleri konulu bir panelde yer alacaklar.

Etkinliğin programı ve katılımcı listesi The Royal Society’nin resmi web sitesinde yayınlanmış. Katılımcılar arasında yaşamın kökenleri araştırmalarına ciddi katkıları bulunmuş bir çok araştırmacı bulunuyor. Buna ek olarak, etkinlikte ele alınacak konuların da bir hayli özenle hazırlandığını gözlemledim. Dört oturumdan oluşacak programın seyri şu şekilde olacak:

  • İlk oturum: Prebiyotik kimya (Bu oturum özellikle, fizik ve kimya alanlarında altyapısı olan ve yaşamın kökenleri ile ilgili araştırmaları merak edenlerin ilgisini çekecektir. Konu başlıklarından görebildiğim kadarıyla, chirality(*) başta olmak üzere pek çok ilginç konuya değinilecek.)
  • İkinci oturum: Kendiliğinden biraraya gelen kesecikler (Bu bölümde hücresel yaşamın ilk olarak nasıl ortaya çıktığına dair farklı görüşler ele alınacak. Kesecikler (vesicles) olarak adlandırılan yapılar, moleküllerin kendiliğinden birleşmelerini / örgütleşmelerini mümkün kılacak hücre benzeri ilk yapılar. Bu yapıların ne tür fiziksel ve kimyasal özelliklere sahip olduğunu anlamamız yaşamın hangi koşullarda sahne aldığına ilişkin önemli ipuçları sağlamış olacak.)
  • Üçüncü oturum: RNA dünyası (Bu konu ile ilgili temel bilgileri bir başka yazıda paylaşmıştım.)
  • Dördüncü oturum: RNA sonrası (Panelin belki de en ilgi çekecek olan oturumu. Zira yaşamın kökenlerine ilişkin deneysel araştırmaların bir çoğu RNA sonrası dönemde protein sentezi, ribozomun işleyişi gibi biyolojik işleyişin temel süreçlerini araştırıyor. Önceki üç oturumda ele alınan konular ise deneysel olarak araştırabilmenin oldukça zor olduğu konular. Dolayısıyla, o konular daha kuramsal – ve son zamanlarda hesaplamasal – bir çerçevede ele alınıyorlar.)

Bu konular üzerine çalışanlara Londra’da düzenlenecek bu etkinliğe eğer uygun olurlarsa katılmalarını öneririm. Kayıtlar geçtiğimiz günlerde açıldı.

Etkinliğe katılamayacak olanlar için iyi haber: The Royal Society (RS) sadece isimde “kral” değil. RS düzenlediği birçok etkinliği ya canlı olarak Internet üzerinden yayınlıyor ya da etkinliğin hemen ardından çekimleri resmi sitesinden üzerinden paylaşıyor. Dolayısıyla eğer bu konulara meraklı iseniz, etkinlik bittikten sonra RS’nin sitesini düzenli olarak kontrol etmenizi öneririm.

Not. The Royal Society bünyesinde daha önce düzenlenmiş etkinliklerin bir bölümünü Royal Society TV bağlantısını takip ederek izleyebilirsiniz.

Bonus: Düsseldorf’ta endosimbiyoz ve moleküler evrim üzerine çalışan Prof. Dr. William Martin’in SMBE (Society for Molecular Biology and Evolution) konferansında sunduğu “yaşamın kökenleri” başlıklı kısa bir videoyu (4 dakika kadar) paylaşacağım. Bu blogda bahsi geçen pek çok kavramın zihinde daha iyi canlanması için görsel bir sunum faydalı olabilir diye düşünüyorum.

Origin of Life”  ya da “YouTube – Origin of Life

(*) Chirality çok eğlenceli, bir o kadar da sıcak tartışmaların yaşandığı bir konu. Fırsat bulabilirsem en azından bu tartışmayı genel hatlarıyla özetleyeceğim bir yazı yazmak istiyorum. Bu arada, siz beni beklemeden bir göz atın derim. Özellikle, dünya dışı yaşam üzerine tartışmaların olduğu yarı-profesyonel mesaj panolarında ciddi ciddi tartışılan konulardan biri chirality’nin kökenleri – veya popüler söylem ile, “evrenin solak mı yoksa sağlak mı olduğu”.

Yaşamın kıyısındaki arkadaşınız bugün hasta, yerine ben geleceğim arkadaşlar. Merhaba. Konumuz mizahın evrimi. Misafir yazar olarak mizahın evrimi üzerine gayrı ciddi bir tarama ve beyin fırtınası yapacağım. Daniel Dennett dedenin TED’de yayımlanan (Seksi, tatlı ve komik adlı) evrimin erekselliğini öznel olarak değerlendirmemizi konu alan konuşmasının sonunda mizah karmaşık bir mesele olarak havada kaldığından beri içimde ukteydi bu konu. Vesile oldu, hayırlara vesile olur inşallah diyelim. Eee! beğenmişler birbirlerini bize lâf söylemek düşmez. Neyse, biraz ciddiyet lüften. Misafirim neticede. Konuya ivedilikle geri dönüyorum: Mizahın neden evrimleşmiş olabileceği üzerinde biraz kafa yorduktan sonra vardığım sonuçların zaten yapılmışı olduğunu bulmam pek zaman almadı. Girizgâhın nimetlerinden yararlanıp biraz konu dışına çıkarak, hem (yazımı) okur hem araştırmacı olanlar için bu yöntemi yine de öneririm. Aslında çözümünün olduğunu tahmin ettiğiniz büyük soruları, kendi kendinize sorup yanıtlamaya çalışın. Günde iki kere yapın bunu. Sonra dişlerinizi fırçalayın ve yatın. Şaka yaptım. Sizden çok daha önce, daha iyi cevapları vermiş olanlar mutlaka vardır ama insanın kendini tanıması için güzel bir fırsat oluyor. Hani “anahtarı nereye koymuştum?” deriz, oradan “çantandadır” diye bağırır biri biz de “hatırladım” deriz. Oysa, hatırlamamışızdır, bize başkası söylemiştir değil mi dostlarım? Öğrenirken ve düşünürken de yapıyoruz bunu: “Anladım” diyoruz, ama yeni okumuş oluyoruz o sırada. Salaklığın evrimini de ayrıca konuşuruz birgün. Konumuza dönelim ve “bilinçaltına giden kral yolu” nasıl inşa edilmiş biraz üzerinde düşünelim şimdi.

Mizah hakkında bilinen tek kesin veri her faninin bir gün mizahı tadacağıdır. Fakat mizah aynı zamanda, kişiye, kültüre göre değiştiği de bilinen konular. Yazının amacı temel prensiplerin ne olduğunu kavrayabilmek. Zira, bu aşamadan sonra dil, metafor üretme, kültür ve taklit gibi yetenekleri kullanarak çevresel etkileri harmanlayıp evrimsel değer dışında bir anlam ifâde etmeyen davranışlarımıza zenginlik katabildiğimizi biliyoruz. Ancak bu çok daha uzun bir yazının konusu olabilir. Mizahı araştırırken bilim insanları kahkahayı biraz ayrı tutarak değerlendirmeyi tercih etmişler. Zira, kahkaha prototip bir eylem iken, komiklik zevk alınan duygu hallerinden biri. Ben bunları farklı ama aynı zamanda birbiriyle ilişkili olarak görmeyi tercih ederim. Aynı şekilde kahkaha da kendi içinde ikiye ayrılıyormuş, ama o kadar derine inersem yazı çığrından çıkabilir. Mizahın evrimi oldukça çetin bir konu gerçekten. Mizahın farklı yönlerini açıklayabilen farklı kuramlar olsa da bunu tek bir kuramda birleştirmek mümkün olmamış. Hemen hızla bunlara bir göz atalım isterseniz:

Öncelikle kahkaha, yani anlık bir dürtüyle zigomatik mayor kaslarının kasılmasıyla ağzımızı uçlarından yukarı doğru kıvırarak açmamız ve orta-yüksek derecede sesler çıkartmamız diyebiliriz. Bunu tanımlıyor olmak bana komik geldi meselâ. Size gelmemiş olabilir. Üzmeyin beni, gelmiştir. Gelsin. Evet, mizahın onaylanmaması bizde kötü hisler uyandırıyor. Bu demek oluyor ki mizah sosyal bir görüngü. Sürpriz mizahın olmasa da olur ama olsa güzel olur yanlarından bir tanesi. Burada sürprizin ne olduğu önemli elbette. Beklenmedik sonla biten bir fıkranın sürprizi ile bir anda size saldırmak üzere ortaya çıkan arslanın sürprizi bir değil. Son olarak cinsel seçilim konusundan bahsedip, geri kalanlarından ileride bahsetmek istiyorum. Örneğin kadınlar erkeklerin yanında daha fazla kahkaha atıyorlar, erkekler ise bu durumda daha fazla mizaha başvuruyorlar. İlginç bir not olarak müstehcen fıkraları da bir köşede tutabiliriz.

Ortaya atılan görüşlerden biri mizahın genetik sürüklenme ile ortaya çıktığı. Bir başka deyişle kayda değer bir işlevi olmamasına rağmen rastlantısal olarak seçilmesi fikri. Bunu yaşamın kıyısından bildiren arkadaşım çok daha yetkin biçimde açıklar tabii. Üzerinde biraz durunca mizahın oldukça mânâlı yerlerde karşımıza çıktığını farkedebiliyoruz, bu nedenle genetik sürükleniş o kadar iknâ edici bir bakış açısı değil. Bir başka görüş, deri ceketi, bıyıkları ve bezgin bakışları ile taksi şoförü andıran imajıyla gönlümüzde yer etmiş; nörobilimin marko polosu Ramachandran’dan gelmiş. Ramachandran’a göre mizah bir şekilde yanlış alarm belirleme mekanizması olarak gelişiyor. İlginç bir görüş. Zira, her beklenmedik olaya kaçarak veya saldırarak tepki göstermek ekonomik bir davranış değil. Gerektiği yerde canlının önemli olmadığını hissetmesi gerekiyor. Aynı zamanda bunu bir davranış olarak bulunduğu topluluğa aktarması oldukça avantajlı bir yöntem. Ancak, bu mizahın tam olarak neden seçildiğini yine de açıklamakta yetersiz kalıyor. Topluluk davranışı için seçilim muhakkak, fakat daha etkin alarm mekanizmaları zaten canlılarda mevcut. Dahası, mizah üzerine düşündüğümüzde abartı gibi, şiddet gibi unsurlar da görüyoruz. Cambazlar, oyuncaklar bizi güldürüyor meselâ veya ergen yaşlarda enseye çakılan bir tokat eğlence konusu oluyor. Tam da burada başka bir mevzu dikkat çekiyor. Oyun.

Gördüğüm kadarıyla mizah ile oyun arasında bir ilişki olduğu en kabul gören düşüncelerden biri. Mesela, çocukların oyun oynarken durmadan kahkaha atmaları buna örnek olarak gösteriliyor. “Şerefsizim aklıma gelmişti” diyerek devam edeyim. Konu üzerine görece yeni bir derleme yapan Rod Martin, mizah üzerine çalışan bir psikoloji hocası olarak bu paralelliklere dikkat çekiyor. Aslında “miş” diyeyim, zira kitabının yalnızca eleştirisini okuma fırsatı buldum şimdilik (aşağıda bağlantısı var bu kısa eleştiri yazısının). Aynı zamanda Steven Pinker benzer biçimde mizahın “güvenli bir ortam” oluşturma gücüne dikkat çekiyor. Düşünelim. Oyun, ciddiye binmeyecek şekilde ayarlanmış bir durumda kavgayı taklit etmemize yarıyor. Bunun seçilim olasılığını arttırdığı çok açık. Zira, ne kadar oyun o kadar beceri. Mizah çok benzer biçimde ciddi olmadığını bildiğimiz bir durumda bize hareket olanağı sağlıyor. Enseye atılan tokattan yola çıkıp Recep İvedik’in küfürlerine atılan kahkahaları düşünelim. Öyle hemen bunun kaba bir mizah anlayışı olduğunu söyleyip geçmeyelim. Biraz üzerine gidelim, politik hicivler, taşlamalar, daha entelektüel ortamlarda yapılan alaycı konuşmalar da aslında bir nevi agresifliğin kontrol altında ortaya çıkmasını andırıyor. Yine şiddete kulak verirsek; bizim için stresli durumları tecrübe edebilmek için bir oyun gibi görünüyor bu şekilde mizah. Sinirden gülme işine ne demeli? Peki bunun cinsellikle ilgisi olabilir mi diye düşünelim. Ödülü zevk olarak ayarlanmış olsa da eş bulmanın oldukça stresli bir iş olduğunu -teknik konularda çalışan arkadaşlarımız daha çok olmak üzere- takdir edebiliriz. Seçme sorumluluğu, reddedilme anıları ve sair olumsuz duygu bizim eş seçimimize eşlik eder. Mizah bu durumda rahatlatıcı ve eş bulmak için motive edici bir unsura dönüşebilir. Bu durumda güldüren erkek stres altındaki kadını rahatlatarak genlerini aktarma olasılığını bir hayli artırıyor olabilir. Kadınlar güldüren erkekleri severler sözünü de tekrar analım. Bir başka bakış açısı da ergenlik çağındaki insanları gözlemleyerek edinebiliriz. Kendi gençliğimizden bir anda gündemimize oturan belden aşağı şaka anlayışını düşündüğümüzde, bizim için yeni olan ve oldukça stresli bir durumla başetmek için oynadığımız bir oyun gibi görünüyor.

Son olarak işbirliği ve rekabet konusuna bağlayalım işi. Meşhur hapishane ikilemini düşünelim. Karşılıklı olarak, çoğunlukla tanımadığımız kişilerle işbirliği yapmak veya onlarla rekabete girmek arasında seçim yapmak zorunda kalıyoruz. İnsani bakış açısından bu ikilemin iterasyonlarla, yani eğer biri ihanet ederse işbirliğini keserek yapabileceğimiz düşünülse de bunun canlılar dünyasına pek gerçekçi olmadığı konusunda eleştiriler var. Oysa mizah burada biraz ön-işbirliği ile durumu gözden geçirme fırsatı veriyor. Bilinçli olarak işbirliği yapmaya karar vermekten öte mizah aracılığıyla karşımızdaki ile güvenli bir bağ kurabiliriz. Böylece oyunda etkin bir yöntem izlememiz mümkün olur, hem de sadece dürtülerimizi kullanarak. El sıkışma gibi davranışlardan farkı, kültürel veya tasarlanmış davranışlar olmaması ve seçeneklerin sınırsız olması diyebiliriz. Aslında, kahkahanın çevrenin dikkatini çekmesi de bir şekilde işbirliği ile ilişkilendirilebilir. Zira, belli bir grup içerisinde olumlu hisler yaratırken dışarıdan gelen saldırılara davetiye çıkartmak ince tasarlanmış bir oyunu andırıyor. Biraz zayıf bir görüş olsa da kahkaha neşeli bir anın arkasından saldırıya yol açarak grup içerisindeki bağları dolaylı yoldan güçlendiriyor olabilir.

Değinmediğimiz bir nokta mizahtaki abartı, tasarı gibi yönler kaldı. İlk bakışta zor bir sorun gibi görünse de aslında en kolay fikir yürütülecek konulardan bir tanesi. Çünkü, örneğin abartı aslında bizim kendi türümüz tarafından üretilmiş olduğunun ispatı bizim için.Bir başka deyişle, nasıl kahkaha iletişim için önemli bir unsursa, abartı, tasarı gibi öğeler yapılanın şaka olduğunu, oyun olduğunu aktarmaya yarayan bir dil olabilir. Zira, karikatür çizerken yüzleri sadece kendi anladığımız biçimde deforme ediyoruz. Bir başka canlıya gore çizilen bir yüz, karikatür veya üzeri karalanmış herhangi bir kağıt arasında fark olmayacaktır büyük ihtimalle.

Giriş ve gelişmeden sonra sonuç olarak diyebilirim ki benim bildiğim ve aklıma gelenler bu kadar. İtiraf etmeliyim ki biraz araştırmaya başlayınca işin uzmanlarının ortaya attığı soruların çok daha ağır olduğunu farketmem zaman almadı. Burada büyük ihtimalle hepsine değinememişimdir. Günün sonunda (İngilizce’nin dilimize saldırılarından biri bu söz, ah ah!), ilginç bulduğum bir konuda internet taramasından ibaret bir yazı olduğunu unutmayalım. Maksat sıcak bir ortamda konuya farklı bakış açıları getirebilmek. Eklenebilecek noktalar varsa, şahsen memnun olurum öğrenmekten. Yorumlarınız için “bilbil” yazın 6532’ye gönderin; bilelim, öğrenelim.

Kaynakça:

Göbekli Tepe

Bildiğiniz gibi bizim Güneydoğu Anadolu bölgesi medeniyetler tarihi açısından oldukça zengin bir bölge. Bu bölge sadece dini hikayelere, mitlere konu ve mekan olmakla kalmıyor, birçok medeniyetin izlerine de ev sahipliği yapıyor. Dolayısıyla burada uzun bir süredir çeşitli ekipler tarafından kazı çalışmaları düzenli olarak devam ediyor.

Göbekli Tepe kazısı da bu kazılardan biri. İlk olarak 1960’larda başlamış olan kazı, sanırım hem dönemin arkeolojik literatürü hem de arkeoloji algısı çok gelişmediği için bölgede bulunan birkaç eserin müzeye kaldırılması ile sınırlı kalmış.

Bölgenin değerinin anlaşılması için aradan neredeyse 30 yılın geçmesi, Alman bir arkeologun bölgeye ilgi göstermesi gerekmiş. Kazı alanı çok büyük olduğu için ve yılın sadece belirli dönemleri kazı için elverişli olduğundan gelişmeleri ancak kademeli ve gecikmeli olarak öğrenebiliyoruz. Göbekli Tepe’de yapılan kazılara ilişkin bu gelişmelerden en önemlileri (1) burada bulunan kalıntıların bir tapınağa ait olmaları, (2) bu tapınağın tahmin edilen yerleşim yerine göre konumlandırılması ve elbette (3) bu kalıntıların M.Ö. 11 000 yılına kadar geriye gidiyor olması.

Başlangıcı M.Ö. 10 000 – 9 000 yıllarına denk gelen Neolitik çağ medeniyetlerin gelişimi açısından dönüm noktası sayılan bir dönem. Bu dönemi karakterize eden en önemli hadise ise Neolitik devrim adını verdiğimiz, insanların avcı-toplayıcı bir düzenden yerleşik düzene ve tarıma geçmeleri. Neolitik devrimin arkasındaki itici güç, yani neyin bu tür bir düzen değişikliğine sebep olduğu halen çözülmeyi bekleyen bir sır. Zira avcı-toplayıcı düzen tarım düzeni ile karşılaştırıldığında pek çok açıdan oldukça avantajlı. Yerleşik düzeni tercih eden insanlar çok daha ağır şartlarda çalışmak zorundaydılar ve daha kötüsü beslenebilmek için hasat dönemini beklemeleri gerekiyordu. Göreli rahat bir düzenden böyle ağır çalışma koşullarının bulunduğu bir düzene neden geçtiklerini halen bilmiyoruz.

Elbette bu geçişi açıklamaya çalışan birçok farklı teori mevcut. Bir iki tane örnek vermek gerekirse; teorilerden birine göre farklı kabileleler ya da gruplar arasındaki savaşlarda mevcut bitki örtüsü (örneğin büyük çalılar) ciddi bir avantaj sağladığı için zamanla bu yerleşim yerleri savunma amaçlı olarak tercih edildi. Dahası bu durumun daha sonraki zamanlarda başka gruplara saldırmak ve onların erzaklarını ele geçirmek için kullanıldığı, dolayısıyla daha agresif bir tutumun gelişmesine katkıda bulunabileceği iddia ediliyor. Çünkü arkasını kollayan gruplar, etrafında bitki örtüsünden bir korunak olmayan yerlere saldırıp, erzaklarını çalıp, tekrar kendi bölgelerine dönüp rahatlıkla savunabilirlerdi kendilerini. Bir diğer teori ise biyolojik bir açıklama getirmeye çalışıyor. Tarımı tercih edenlerin bu tercihlerinin biyolojik nedenlerle olabileceğini iddia ediyorlar. Bu teoriye göre o dönemdeki insanların bazal metabolizmalarındaki farklılıkları farklı düzenlere uyum sağlamalarına neden oldu. Örneğin, basite indirgeyecek olursak, bazal metabolizması yüksek olan bir grubun bazal metabolizması düşük olan bir gruba kıyasla doyabilmek için çok daha fazla kaloriye ihtiyacı var. Bununla birlikte, bu ilk grup ikinci gruba kıyasla daha uzun süre çalışabiliyor ve beslenmesini görece daha öteye erteleyebiliyor. Metabolizmadaki bu farklılığın çevresel şartlar ile iyice belirgenleşmesi, bir grubu (yüksek metabolizma) kendileri için daha avantajlı olan yerleşik düzene ve tarıma yönelmesi ve bununla birlikte daha fazla üreyerek popülasyonda baskın grup haline gelmeleri şeklinde bu hikayeyi özetleyebilmek mümkün.

Kazıdaki bulgulardan biri Göbekli Tepe’de yaşamış olan topluluğun tarım ile uğraşmış olmasaydı. Yukarıda yazdıklarım göz önünde bulundurulunca bunun neden çok önemli bir gelişme olduğunu anlayabiliriz. Göbekli Tepe’deki bulgular Neolitik devrimi günümüzde bildiğimizden neredeyse 2 000 yıl daha eskisine götürüyor. Tabii bu sadece kağıt üzerinde bir iki sayının değişmesinden çok daha fazla anlam ihtiva ediyor. 2 000 yıl önce o bölgedeki iklim koşulları nasıldı, böyle bir geçişe müsait miydi, o dönemde yaşayan insanların cofrafi dağılımları nasıldı, etkileşim ne durumdaydı, bölgede ne tür hayvanlar vardı vb. daha birçok farklı açıdan hikayenin incelenmesi gerekiyor.

Bir diğer önemli bulgu ise tabii ki bir tapınağın olması ve tapınağın konumu. Neolitik devrime ilişkin olarak bu bulgunun devrimin nedenlerini açıklamada yardımcı olabileceği düşünülüyor. Tapınağın inşa edilmesi ve belirli aralıkla bu tapınağa adakların sunulması ve muhtemelen tapınağa ibadet için geliniyor olması o dönemdeki toplumların yerleşik düzene ani bir şekilde geçmelerine neden olabilecek bir unsur olup olamayacağı tartışılıyor. Ben kendi adıma söyleyeyim, metabolizma, savunma, iklim koşulları, bitki örtüsü, kıtlık gibi birçok muhtemel neden ile ilgili iddiaları, teorileri okumuştum. AncakGöbekli Tepe ile birlikte, yerleşik düzene geçişi tetikleyen unsurun din ile alakası olabileceğine ilişkin bir teoriyi ilk kez duymuş oldum. Bu bile kendi başına benim için heyecanlandırıcı bir gelişme.

Bu kazının birçok çevrede heyecan yaratmasının belki de en önemli nedenlerinden biri ise GöbekliTepe’de bulunan yerleşim yerinin ve tapınağın dini metinlerde bahsi geçen Cennet Bahçesi (Garden of Eden) olabileceği yönündeki spekülasyonlar. Internet’te de Göbekli Tepe ile ilgili araştırma yaparsanız çoğunlukla İncil’den metinler ile kazıdaki bulguların karşılaştırıldığı sitelere denk gelmeniz mümkün.

Duvarlar üzerinde bulunan hayvan figürlerinin de sanatsal açıdan çok büyük önem arz ettiği belirtiliyor çeşitli kaynaklarda. Bu konu hakkında çok fazla bilgim olmadığı için bir yorum yapamayacağ

Kobay hayvanlar

European research animal use holds steady

Avrupa Komisyonu’nun ilgili raporuna göre 2008 yılında AB’de bilimsel araştırmalarda kullanılan kobay hayvan sayısı 12 milyonmuş. Bu rakam az mı yoksa fazla mı, pek bir fikrim yok açıkçası. Ancak bu istatistik ile ilgili önemli gelişme, hayvan deneylerine alternatif yöntemlerin geliştirilmesi nedeniyle bilimsel araştırmalarda hayvan kobay kullanımının önümüzdeki dönemde azalmasının bekleniyor olması.

The number [12 million animals] is similar to that of 2005, when the last statistical report was published. But the figures mask the impact of the gradual introduction of alternatives for safety testing of chemicals and drugs that use many fewer animals. And they have not yet been affected by the deluge of animal tests that stand to be carried out over the next decade or more as a result of the REACH (Registration, Evaluation, Authorisation and Restriction of Chemicals) legislation, which requires safety testing of all chemicals marketed in the EU by 2018.

More than two-thirds of the animals are used by just five of the EU’s 27 member states — France (19.4%), the United Kingdom (18.9%), Germany (16.9%), Spain (7.5%) and Italy (7.2%) — where much of the EU’s pharmaceutical industry is based. Many drug companies say that they are increasingly relying on non-animal strategies.

Thomas Singer, a drug safety expert from pharmaceutical company Roche, headquartered in Basel, Switzerland, says, “The use of human tissue, stem cells and in silico knowledge have greatly and positively impacted our field, in regards reduced use of animals in safety assessment.”

Not. Her ne kadar bilimsel nedenlerle hayvanlara yapılan eziyet niteliksel olarak azalacak olsa da, sağolsun bazı insanlar salt patolojik nedenlerin güdümünde bu azalmayı dengelemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ayrıntılarını bilmemekle beraber, sanırım İzmir’de bir üniversite öğrencisi kendi halindeki bir sokak kedisini önce tekmeliyor, daha sonra da öldürünceye kadar üzerine basıyor.

Şimdi vahşetin doğası, hayvansal içgüdüler ve şiddet eğilimi üzerine bir şeyler yazıp bu kişinin yaptıklarını sanki meşrulaştırıyorum gibi görünmek istemiyorum. Bununla birlikte, insan ve hayvan sevgisinin küçük yaşlarda aşılanmasını tamamiyle dini metinlerin ve söylevlerin tekeline bırakmış bir kültürün ve toplumun başka türlü insan yetiştirmesi de sanki pek mümkün görünmüyor.

Embiryonik kök hücrelerin kullanıldığı tedaviler üzerine araştırmalar yapan Geron adlı şirket bu tedavileri klinik deneylere katılacak hastalar üzerinde kullanabilmek için Food and Drug Administration’a (FDA) başvuruda bulunmuştu. Görünen o ki, geçtiğimiz hafta içerisinde FDA bu talebi onaylamış. Geron da elini çabuk tutmuş ve bu tedavinin deneysel olarak üzerinde uygulanacağı ilk hastanın kaydını sitesinde duyurmuş.

Her kafasına esen bu deneylere katılamıyor elbette. Omurilik hasarlı hastalardan bir kısmı (hasarın ciddiyetine bağlı olarak) bu tedaviye denek olabilmek için gerekli şartları yerine getiriyor. Tedavi ise özetle hastanın omuriliğinin hasarlı bölgesine belirli bir süre boyunca GRNOPC1 adı verilen kök hücrelerin yerleştirilmesinden ibaret.

Bu deney ve takip edecek ilk klinik vakalar kelimenin tam anlamıyla “deneysel” olacak. Fare modelleri üzerinde yapılan araştırmalarda her ne kadar başarılı sonuçlar alınsa da, kök hücre tedavisi insanlar üzerinde ilk kez deneniyor.